Daha önce kuantum bilgisayarı anlamak, ne gibi yan sanayilere ihtiyaç duyduğunu belirlemek ve kuantum üstünlük gibi kavramları irdelemek adına yazılar yazmıştık. Bu yazımızda ise biraz tersten bir yaklaşıma yer vereceğiz. Yaklaşmakta olan kuantum bilişim çağının değil de olgunluk evresine yeşermiş olan klasik bilişim çağının ilk günlerine değineceğiz. Benzerlikleri ve farklılıkları görebilmek, elimizdeki teknolojilerin olası potansiyellerine dair ufak da olsa öngörülerde bulunabilmek için tarihten dersler çıkarmaya çalışacağız.

Dijital Veri Çağı

Yukarıdaki tablo ‘dijital çağ’ konusu iddia edildiğinde en çok ortaya sürülen çalışmalardan birisidir. Artık neredeyse tüm verimizin dijital hale geldiğinden, dijital hayatlar sürdüğümüzden ve bu nedenle de içinde bulunduğumuz çağın ‘dijital enformasyon’ veya basitçe ‘enformasyon’ çağı olduğundan bahsedilir bu iddialar temelinde. İlk bakışta makul görünen bu yaklaşımın arkası biraz kazıldığında aslında o kadar da sağlam olmadığı görülür. Bir bilişim toplumunda yaşayıp yaşamadığımız tartışması yalnızca veri depolama tekniklerimize indirgenemeyecek kadar karışık bir konudur (bu alanla ilgilenenler için Frank Webster’ın Theories of The Information Society çalışmasındaki makaleler şiddetle tavsiye edilir, ayrıca konuya dair daha güncel ve popüler tartışmalar için gazeteduvar’dan Funda hocanın köşesi takip edilebilir — bu tartışmaya bu yazı kapsamında girilmeyecektir).

Karışık bir konu olmayan ise dijital veri depolamanın günümüzde devletlerin, şirketlerin ve hatta bireylerin işleyebilmesi için neredeyse yokluğu düşünülemez bir önem arz ediyor olmasıdır. Şu an bu satırları okuyabiliyor olmanız veri depolama sayesindedir, bilgisayarınızın olması da, telefonunuz da, aklınıza gelen her aplikasyon, hatta okuduğunuz her ‘basılı’ kitap, aldığınız her mobilya ürünü, soluduğunuz havanın temizliği… eğer bir dağın başında son 20–30 sene içerisinde üretilmiş hiçbir ürünü kullanmadan yaşamıyorsanız dijital veri depolama bir yerden hayatınıza etki etmiştir. Eğer 90ların sonlarında doğmuş bir insansanız, dijital veri depolamanın dışında bir hayat görmemiş olmanız muhtemel bir gerçektir.

Image for post
1956 yılında IBM’in 5 MB’lık harddiskinin bir uçağa yüklenmesi (kaynak-link)

Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz IBM’in 5 megabyte’lık manyetik hafıza birimi 1956’da yaklaşık 1.000 kilogram (1 ton) ağırlığındaydı, şu anda ortalama bir cep telefonunun 16 gigabyte hafızası var, 16.000 megabyte!

Image for post
Kaynak: https://en.wikipedia.org/wiki/Hard_disk_drive

Yandaki tabloysa hafıza birimlerinin 60 sene içerisindeki gelişmelerini sunuyor. Kapasitenin 3.730.000 katına çıktığı, fiyatın 300.000.000’da birine düştüğü, ağırlığın 15.000’de birine indiği ve ürün ömrünün 1250 katına çıktığı bir teknolojik gelişmeyi görmek mümkün. Kısacası, veri depolama tekniklerimizde son 60 senede geldiğimiz nokta bugünü olanaklı kılan en temel etmenlerden birisi.

Klasik İnternet

Daha önce internetin ‘ruhu’ ve küresel ölçekte geleceği üzerine yazılar yazmıştık. Ancak bugün internet diye andığımız ve www protokolü üzerine kurulu sistem her daim böyle değildi. İnterneti daha ‘şirin’ ve ‘liberal’ göstermek istersek başlangıcını CERN ve akademik veri paylaşım yöntemlerine dayandırabiliriz, ancak bunu olanaklı kılan teknik altyapıyı irdeleyeceksek ARPANET’e gitmek şart (işin ‘şirin’ kısmı bu yazının kapsamında ele alınmayacaktır).

Bu hikayeye başlamadan önce ARPA’nın (bugünkü adıyla DARPA) kuruluşuna gitmek gerekiyor. Daha önce temel bilimlerin günümüzdeki fonlanma mekanizmalarını tartıştığımız bir yazımızda Vannevar Bush’tan bahsetmiştik. ‘Science: The Endless Frontier’ (Bilim: Sonu Olmayan Hudut) sayesinde Amerika’da temel bilimlerin desteklenmesini sağlayan NSF (Ulusal Bilim Vakfı) gibi pek çok programı başlatan Bush aynı zamanda Manhattan Projesinin ilk idarecilerindendi. Kurulmasında rol oynadığı ARPA (İleri Araştırma Projeleri Ajansı) yapısı itibariyle dünyada benzeri olmayan bir ajanstı. Yüksek düzeyde otonomi verilmiş birimleri sayesinde pek çok farklı araştırma paralel olarak, belirli bir serbesti içerisinde yürütülebiliyordu. İşte bugün bildiğimiz anlamda internetin altyapısı böyle bir ortamda doğdu.

Image for post
ARPA-NET’in gelişimi (kaynak-link)

İnternetin tarihi bugünden baktığımızda komik gelebilecek gelişmelerle doludur. 1969 yılında iki üniversite kampüsü arasında yollanmaya çalışan ilk mesaj LOGIN’di, ancak kampüslerdeki sistemlerden birisinin çökmesi üzerine yalnızca ‘LO’ harfleri ulaşabildi. ARPA’dan bu teknoloji üzerine ilk rapor istendiğinde olası kullanımlar arasında e-mail yoktu, 1972’de bu fikir öne sürüldüğünde ancak nodlar arası iletişim için daha gelişmiş protokollerin gerekliliği (ve faydası) ortaya çıktı, www sürecinin ilk adımı da e-mail’le başlamıştı. Bugün kullandığımız mouse, klavye gibi artık bilgisayar denilince ayrı düşünülemeyecek aksesuarların hepsinin ilk prototipleri ARPA ve orasıyla ortak çalışan ekiplere kadar takip edilebilir. İnternetin belki ruhu olmasa bile iskeleti tam olarak ne işlerine yarayacaklarına dair kimsenin bir fikri olmadığı pek çok ürünü geliştirsinler diye Amerikan devletinin bir grup araştırmacının üstüne para atmasıyla oluşturuldu.

Akıllı Telefonlar

Bilgisayarlar iş dünyası için her şeyi değiştirdi, ancak asıl dijital veri çağını getiren ve yukarıdaki ilk resimdeki patlamayı yaratan şey akıllı telefonlardı. Aşağıdaki grafikte küresel olarak gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin nüfuslarının internete erişim oranları gösterilmekte.

Image for post
Kaynak: International Telecommunications Union (Wikipedia üzerinden)

Daha önce Amerikalılar tepemizi 4000 uyduyla mı dolduracak başlıklı bir yazı yazmıştık. Orada anlatılan aslında Elon Musk, Google, Boeing ve daha pek çok kişinin ve firmanın yavaş yavaş yarışına hazırlandıkları bir sektörel mücadelenin bizlere kadar yansıyan tartışmasıydı; küresel internet sağlayıcılığı.

Afrika’nın bazı yerlerinde laptoplar için “akıllı telefonların yaptığı her şeyi yapıyorlar ama kullanması daha rahat” dendiği söylenir. Bu biraz kinayeli söylem şuna dikkat çekmektedir, akıllı telefonlar laptopların veya masaüstü bilgisayarların gidemediği yerlere gidebilmektedir. 3G-4G (Türkiye özelinde 4,5G) ve artık gelmekte olan 5G ile birlikte telefonlarımızın internet altyapı sağlayıcıları ev bilgisayarlarının internet altyapı sağlayıcılarının sunduğu hizmetleri aşabilecek hale gelmeye başladı. Öyle ki devasa fiberoptik kablo yatırımları yapıp insanların evine kablolar çekmektense bir baz istasyonu koyup koskoca bir mahalleye hizmet sunabilmek çok daha ilgi çekici bir iş modeli haline geliyor. Bunu olanaklı kılan teknolojiyse başta dediğimiz gibi, akıllı telefonlar.

Image for post
Mariana Mazzucato, The Entrepreneurial State: Debunking the Public vs. Private Sector Myths

Yukarıdaki tablo Amerikan ordusunun iPhone’un yapımında kullanılan teknolojileri yaratan kaynak olduğunu vurgulayan bir yazıdan, o yazının kaynağıysa Mariana Mazzucato’nun Girişimci Devlet kitabı (Mazzucato’nun konu üzerine yaptığı bir TED Talk). Girişimci Devlet meselesi ve hedef odaklı politika konuları sosyal politika alanına yeni ama güçlü giriş yapmış konular (Türkiye’den örnekler için; Semih Akçomak’ın bir blog yazısı — İngilizce, Büyükaslan ve Tiryakioğlu’nun 2016 tarihli bir makalesi — Türkçe).

Daha önce sosyal politika ve bütüncül sosyal politika kavramları üzerine yazmıştık. Buradaki amaçların, taşma etkilerinin ve değerlendirme yöntemlerinin kullanılan politika yaklaşımına göre değişebileceğinden de bahsetmiştik. Yukarıdaki iPhone hikayesinde bir iPhone yaratmanın hedef olmadığını görmek mümkün, iPhone aslında bir taşma etkisi. Ancak Amerikan ordusunun elindeki teknolojilerin yenilikçi teknolojiler yaratılması amacıyla özel sektöre açılması bilinçli bir hamle — bir politika. Üç gün önce CNBC’de çıkan bir haber Apple’ın kar oranlarıyla Amazon’u karşılaştırdı ve Apple’ın son 3 ayda Amazon’un tarihi boyunca ettiğinden daha çok kar ettiğini gösterdi. Apple an itibariyle insanlık tarihindeki en karlı firma ve bunun büyük bir kısmını iPhone’la gelen akıllı telefon ‘devrim’ine borçlu.

Image for post
Kaynak: https://www.domo.com/learn/data-never-sleeps-5

Yukarıdaki infograf 2017’nin her dakikasında gerçekleştirilen dijital veri temalı eylemlerin boyutlarını açıklıyor. 2017’nin her bir dakikasında 100.000.000 spam e-mail’i gönderilmiş, 4.000.000 Youtube videosu izlenmiş, Amerika’da 2.657.000.000 megabyte internet verisi kullanılmış. Yazının başında fotoğrafını koyduğumuz, 1956 yılında 5 megabyte’ı 1 ton çeken ve uçakla taşınan ‘şey’in şu an 530.000.000 ‘tane’sini yalnızca Amerikalılar her bir dakika içerisinde oradan oraya aktarıyorlar.

Böylesi bir sistemin ve gelişmenin boyutlarının düşünülebilmesi, insanların bunu bütünlüğünde anlayıp içselleştirebilmesi gerçekten mümkün mü sorusunu burada sormak gerekiyor. Ancak kimin neyi anladığından veya içselleştirildiğinden bağımsız olarak hala insanlar instagram, youtube, facebook, medium ve daha nice ortama her dakika akıl almaz boyutlarda veri aktarıyor. Yaklaşık olarak her 2 senede bir insanlık tarihinin (TÜM insanlık tarihinin) 2013’e kadar ürettiği kadar veriyi üretmekteyiz. Bu artış oranı sürdüğü takdirde muhtemelen bir noktada her yıl önceki tüm senelerin toplamı kadar veri üretmeye başlayacağız. Peki teknolojimiz bununla başa çıkabilecek durumda mı?

Gelecek ne zaman geliyor?

Daha önce Moore yasasının sonu gelirken olası yeni teknolojiler üzerine yazmıştık. O yazımızda Moore yasası ve hesaplama kapasitemizin fiziksel sınırları üzerinde durmuştuk. Şimdiyse başka bir açıdan, yani depolama ve depoladığımız şeyleri daha sonra tekrar bulabilme yetimize değineceğiz.

Image for post
Kaynak: Economist

Economist’te 2010 yılında yayınlanan bir yazıda veri temelli bir ekonomiye toplumsal olarak geçişin gerçekleşmekte olduğu ancak bunun teknik ve altyapısal gelişmelerinin henüz tam anlaşılamadığı üzerinde duruluyor. Cambridge Analytica gibi hadiseler ise bize ‘büyük veri’nin daha da önemli bir hale geldiğini gösteriyor.

Eldeki akıl almaz miktardaki veriyi depolayabilmek için her gün yeni yöntemler geliştirilmeye çalışıyor, bir örneği IBM ve Amazon gibi firmaların da yatırım yapıp geliştirdiği veri gölleri (data lakes).

Image for post
Kaynak: Amazon

Buralar bildiğimiz anlamda yapılandırılmış veri depolama mekanizmalarından ziyade ‘ham veri’ denilen, yapılandırılmamış depolama sistemleri kullanıyorlar. Elbette makine öğrenmesi, veri hareketleri üzerinden yapılan kestirimler ve daha pek çok yöntem bu verilerin sonrasında geri alınabilmesi için kullanılıyor ve geliştiriliyor. Bu yazı kapsamında bizim için önem arz eden konuysa biraz daha ‘kuantum’, Grover algoritması.

1996 yılında Lov Grover tarafından ortaya konulan bu algoritma bir kuantum bilgisayarın yapılandırılmamış bir veri tabanından istenilen bir girdiyi bulabilmesini sağlıyor ve klasik sistemlere kıyasla ciddi bir hız farkı sunuyor. Bu hızlanma adım sayısını kareköküne indirme şeklinde işliyor, yani klasik bilgisayarın 10.000 adım işlem yapması gereken yerde Grover algoritmasını kullanan bir kuantum bilgisayar 100 adımda aranan veriye ulaşabiliyor, sayılar büyüdükçe elde edilen hız artışı da büyüyor. Ancak ortada bir problem bulunuyor, kuantum bilgisayarlarla klasik bilgisayarları adım sayısı olarak karşılaştırmak maliyet olarak karşılaştırmakla aynı şey değil!

Image for post
(kaynak-link)

Yukarıda D-Wave’in bir ‘bilgisayar’ının fotoğrafı var. Aslında bilgisayar denilen kısım içerideki metalik sarkıtın en ucunda bulunan, parmak ucu kadar bir çipten oluşuyor. Kalan tüm aksam (metalik sarkıt, üstteki tüpler, dışarıdaki devasa oda) o çipi soğutmak için çalışıyor. Bu şekilde bakıldığında IBM’in 1956 yılındaki 5 megabyte’lık manyetik hafızasıyla neredeyse aynı verimde denebilir. D-Wave’in 10 milyon dolarlık bilgisayarları bundan birkaç sene önce iyi günlerinde 21 sayısını 3 ve 7 şeklinde asal çarpanlarına ayırabiliyorlardı, ki bu akademik olarak değerini anlayanlar için gerçekten büyük bir başarıydı. Bugün 21’i asal çarpanlarına ayırabilen yarın (ya da 20 sene sonra) dünya üzerindeki tüm siber güvenlik sistemlerini hack’leyebilir demekti (bunun olası sonuçlarını irdelediğimiz bir yazımız için).

Bugün Google’ın Bristlecone’u, IBM’in ibmq’su, Intel’in Tangle Lake’i ve daha kim bilir kimlerin adını duymadığımız neleri bulunmakta. Üstüne üstlük kuantum bilgisayarlar fizikçilerin laboratuvarlarından çıkalı da çok oluyor. Aşağıda yalnızca kuantum hesaplama üzerine yapılmış bir market analiz raporundan alınan bir tabloyu görebilirsiniz.

Image for post
CIR 2018 projeksiyon raporlarından (kaynak-link)

10 sene içerisinde marketin 6 milyar dolar büyüklüğe erişmesi bekleniyor. Bu tabloda asıl önemli olansa yalnızca piyasanın boyutu değil ulaşımdan sağlığa, bankacılıktan enerjiye pek çok farklı (ve önemli) sektöre girebilmesi. Her sektördeki pazar payı yalnızca gittikçe büyüyecek, bu da teknolojinin toplamdaki pazar payının üstel biçimde büyümesine olanak sunacak bir gelişme.

Toparlarsak

Bu yazımızda kısaca (ve bol resimle) klasik bilişim çağının başlangıcının nasıl finanse edildiğine, sonrasında bilinçli olarak bu gelişmelerin kamuya ne şekilde yansıtıldığına ve bunun hem iktisadi hem de sosyolojik olarak nasıl bir gerçeklik yarattığına dair bir izlenim yaratmak istedik. Elbette yukarıda bahsi geçen konuların her birinin ayrı ayrı kitap rafları dolduracak tartışmalar olduğu ve tüm konunun yukarıda anlatılanlardan ibaret olmadığı açık. Ancak, burada bizim için belki de önemli olabilecek iki nokta var.

İlk olarak, klasik bilişim teknolojileri bir anda havadan peydah olmadılar. Arkalarında çok ciddi ve uzun süreli bir devlet yatırımı vardı. Bu yatırımın özel sektöre ‘açılması’ ve kamu yararına ürünleştirilmesi için yenilik sistemine entegre edilmesi bilinçli bir sosyal politika hamlesiydi. Bir benzerinin şu an ikinci kuantum devrimi adı altında kuantum bilişim teknolojileri için yapılmaya çalışıldığını görmek mümkün.

İkinci olarak ise, kuantum bilişim teknolojilerinin aslında klasik bilişimin getirdiği büyük veri, Moore yasasının sonu ve klasik sistemlerin kuantum/moleküler simülasyonlar yapamaması gibi problemlere bir sonuç olarak piyasaya girdiklerini görmek önemli. Bu aslında gösteriyor ki bu teknolojiler geliştirilip ürüne dönüştüklerinde hali hazırda piyasada var olan bir talebe arz edilecekler. Bunun önemi için hali hazırda irdelediğimiz bir konuya geri dönebiliriz.

Hayatımıza aslında yalnızca 10 sene önce ‘ciddi’ olarak girmiş olan akıllı telefonlar şu an insanlığın belirleyici teknolojilerinden birisi haline nasıl geldiler diye baktığımızda en büyük etmenlerden birisinin hali hazırda var olan problemlerle ilgili olduğunu görüyoruz. Steve Jobs’un ünlü “insanlar neye ihtiyaçları olduğunu bilmezler” söylemi aslında çok da doğru değildi. İnsanlar iPhone çıkmadan önce de fotoğraf çekip birbirlerine gönderiyorlardı, mesajlaşıyorlardı, ciddi bir internet ve internet bankacılığı kullanımı (ve talebi) vardı. Dizayn seçimleri konusunda Jobs’un dehası büyük fark yaratmış olsa dahi iPhone piyasaya girdiğinde yeni oluşmakta olan hareketli bir markete, arkasında neredeyse trilyonlarca dolarlık (Amerika ordusunun teknolojileri) bir ar-ge’yi alarak giren bir amiral gemisi ürün olarak dahil oldu.

Sonuç olarak, yaklaşmakta olan yeni bilişim çağı eskisinin oluşturduğu problemlerin (daha verimli) çözümü vaadiyle geliyor. Başarıp başaramayacağı elbette ürün geliştiricilere bağlı olacak, ancak bu gelişmeleri göz ardı etmek 1970’lerde gelişen bilişim sektörünü göz ardı etmekle prensipte benzer bir davranış. Aradaki en büyük fark ise artık dünyanın dijital olarak gittikçe daha da hızlı ‘üretiyor’ ve ‘büyüyor’ olması. Eğer şimdiden bu trendi bir yerinden yakalayamazsak ileride yetişmek (veya basitçe yaklaşabilmek) için göstermemiz gereken çabanın boyutu bugünle kıyaslanamayacak miktarda olacaktır.

Bu içerik orijinal olarak Düzensiz.org‘da yayınlanmıştır.

Bu içeriği paylaş
Zeki Seskir

Bunları da beğenebilirsiniz

Kuantum Bilişim

Kuantum Kriptografi

Güvenli veri aktarımına olanak veren geleneksel kriptografi yöntemleri, simetrik ve asimetrik olarak sınıflandırılmaktadır. ...

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir